23 Ekim 2012 Salı

"Love Is"

Aşk güzeldi...

Kedi Canlı Kalp


Mutluluğu veremediniz yalnızlıklarımızı iade edin çünkü bizlerde verilen kalp geri alınmaz. Dünyaya ait olmadığımızı hissetmek kibir mi yoksa yalnızlığın en asil noktası mı? Kırılmaya tahamülleri yok bu kedi canlı kalplerin ! Kırmayın artık ! Yazmaz dı bu kalpler de "Seni Seviyorum" diyene sırt dönmek, ya olacak ya da olmayacaktınız. Karar verildi ve kalem kırıldı, kırık kalemle yazılamaz dı tekrar kader !  


19 Ekim 2012 Cuma

"Rüya"


Dün gece ilk göz ağrısına rastgeldi rüyasında, susuz kalmış bir papatya gibi solgun görünüyordu, narin yaprakları sevgiye acıkmış gibiydi, biraz konuştular eskilerden bahsettiler, gözleri hiç değişmemiş eskileride anınca parıldamışlardı, gülücükler saçıldı, tek eksik eskiden olduğu gibi sevgi sözcükleri söylenmiyor, söylenemiyordu, sonra gözleri kızardı, boğazı düğümlendi ve bir kaç damla tanesi süzüldü büyük gözlerinden, patlayacak bir volkan gibiydi içinden geçenler ama susmak ve yutkunmak en iyisiydi... 


18 Ekim 2012 Perşembe

"Kolay Olanı Seçmek"


Bazı şarkılar yazı yazmama sebep oluyor, Knocking On Heaven's Door da onlardan biri, çoğu şarkıcı seslendirdi, hangisinden hoşunuza giderse ondan dinleyin artık, benim Axl Rose'dan akustik versiyonunu dinlemek hoşuma gidiyor. Yazmak istediğim mevzuya gelirsek insanların zor zamanlarında o anı aşmak için ellerine bazı fırsatlar geçer, değerlendirebilene ! Dargınlıkları, kırgınlıkları düzeltebilecek zamanlar, örnek dargın olduğunuz yada size dargın olan birini hasta yatağında ziyarete gittiğinizde, bu şansı kaçırmayın ve kötü giden akışı doğrultup düzeltin, başka bir örnek vermek gerekirse mutlu günün de gidebilmek, tabi bu dediklerimi yapabilmek için öncelikle başka erdemli vasıflarında bulunması gerekir ruhumuzda, ne gibi? Yıkıcı değil yapıcı olabilmek, kindar olmamak, mütevazi olabilmek, affedici olmak, hoş görülü olmak, gereksiz yere inatla gurur takınmamak gibi erdemlerle sıralayabiliriz, bunların bir kaçı bile olsa çoğu negatif giden durumu düzeltme şansımızı olabilir, yanımda bulunan çoğu insana bunu aktarmaya, aşılamaya çalıştımsada başarılı olamadım, inatlarını kıramadım. Ben tartıya sevgimi koyduğum zaman karşı kefeye ne koyarsam koyayım sevgim hep ağır bastı, umarım sizlerde sevgisi ağır basanlardan olursunuz...

"Bir Alex Değil"

“Kel kafasıyla çelimsiz bir kopil gibi duruyor formanın içinde. Gözlerindeki cin ışıltısını görmeseniz, başının üzerindeki halenin farkına varmasanız, futbolcu endamıyla dikkatinizi çekecek biri değil. Zaten çok zaman kuytularda eğleşir, eski sıkıyönetim lisanıyla: ‘boşta gezer bir kişidir’. Ama hiçbir şey yapmasa bile, güdümlü frikiklerle, tek vuruşlarla iş bitirir. Böyle gol arsızı orta saha oyuncusu az bulunur. Uzak mesafeli pütürsüz şutları da var, eski nesil beleşçilere mahsus pis burunları da. Asistler amiri: Takım arkadaşları, onun böğürtlenli paslarını sürpriz doğum günü pastası misali önlerinde bulabilirler her an. Coğrafya bilgisi: Karşısındaki piyadelerin hiç bakmadığı bir istikamete dönüverip topun iskânına yeni alanlar açışını izlemek, etkileyici.
‘Hiçbir şey yapmasa bile…’ yaptığı bütün bu işlere rağmen, ‘hiçbir şey yapmıyor olduğu’ kuşkusu hep takip etti onu.
Parma’daki iki başarısız yılın ardından Cruzeiro Belo Horizonte’de oynar ve bol tutulan milli takım kadrosunda yer alırken, Brezilya’da Alexotan lakabını takmışlardı ona. Uyku ilacı Lexotan’tan mülhem.
Pek cool durmasıyla ilgili bir latifeydi bu biraz da. Sadece cool değil; burnu düşse almaz bir hali de yok mu Alex’in? Basbayağı nadan. Faul için özür dileyenin bile yüzüne bakmaz. Rakiplerini hiç görmüyor gibidir. Banu Yelkovan’ın geçen haftaki yazısında bahsettiği gibi, işine odaklanmaktan, konsantrasyon cezbesinden ötürü mü acaba? Yoksa oligarşik Fener mütehakkimliğiyle taçlanan bir tür kibir mi?
Coşkun bir hırsla kendinden geçtiği anlar da var pekâlâ. Hakemi bağıra çağıra azarlarken... Bir de gollerde. Bütün çehresi ve elleriyle kollarıyla, Tardelli stilinde kutlama yapar. Müstesna gollerinden sonra Saracoğlu Stadı kale arkası çaprazındaki inananlarına koşuşu, empresyonist bir tablo: ‘Kralex tebaasını selamlıyor.’
Yaptığı iş üzerine, oyun üzerine düşünen biri. Lafı sözü dinlenir biri, belli. Teferruatlı maç analizlerini dinlemek isterdim.
Pek üstün yetenekli denemeyecek bir takım arkadaşını idmanda alaycı bir hiddetle, ‘Bak bu top’ aşamasından başlayarak, meslek öğrenmeye davet ettiğini anlatmışlardı. Bilmem doğru mudur? Her halükârda, ‘işi bilmeyenlere’ ve öğrenmeyi ciddiye almayanlara tahammül edemeyen bir zanaatkâr asabiyesini yakıştırabiliriz ona...”

Tanıl Bora - Radikal

17 Ekim 2012 Çarşamba

"The Prestige"

Fazlaca film izlemiş biri olarak böyle bir kadroyu, böyle bir yönetmeni filmden 6 yıl sonra izlemiş olmam ciddi anlamda hayret vericiydi ama diyeceğim oki film daha da hayret vericiydi inanılmaz sürükleyici, ters köşelere yatmaktan artık ayakta izlemeyi geçtim amuda kalktığım anlar oldu heyecandan =)) iki piskopat sihirbaz, çömezliklerinden ustalaşmaya varanadek ki zamanlarını rekabet dolu, saplantı olmuş şekilde hayatlarını anlatan beyin şoklayan bir film, aslında Christopher Nolan deyince akan sular duruyor "The Dark Knigh"dan dolayı, 4 ana oyuncuda fantastik süper kahraman filminde oynamış oyuncular Christian Bale ve Michael Caine TDK Batman'dan film arkadaşları zaten, Hugh Jackman namıdeğer Wolverine, Scarlett Johansson Avengers'dan KaraDul IMdb 8.5/10 Puan vermiş bence 9 küsür olabilirdi, kesinti vermeyeceğiniz tamamiyle filme ayıracağınız bir zaman dilimi oluşturup izlemeniz dileklerimle =)

15 Ekim 2012 Pazartesi

"Testosteronlu Hafta Sonu"

Hayli erkeksi bir hafta sonu oldu, Türkiye Vücut Geliştirme ve Fitness Federasyonu'nun düzenlediği 2012 Türkiye Şampiyonası ve Dünya Şampiyonası seçmelerine izleyici olarak Gym deki abi ve kardeşlerimizle Kerin Topsakal hocamıza destek olmaya gittik, gülsem mi ağlasam mı ? Sahnedeki adamları izlerken ben yoruldum, titriyorlar, kasılıyorlar, koşmuş gibi nefes alıyorlar, çünkü sahne halleri bu sporcuların(ki bence spor değil) bitmiş halleridir 2-3 gün öncesinden su içilmesi bile kesilir, cildi kuruyup gerilsin alttaki kas ve damarlar iyice netleşsin diye, organizasyon zaten sınıfta kaldı, salonun havalandırması berbattı, yarışmacılar kalabalığın içinde motive olmaya çalıştılar, hiç bir güvenlik önlemi yoktu vb.. sürer gider Türki'ye burası, velhasıl Kerim Topsakal 3.lük kupası ile ödüllendirildi(sinirler gelirdi, çünkü koreografisi olsun, profesyonel duruşu olsun 3.lüğü hak etmemişti) sıralama şöyle,

Klasik Stil  180 cm:
1- Mustafa Özkan
2- Hasan Telatar
3- Kerim Topsakal

 www.kerimtopsakal.com


Günün sonunda tüm sıkletlerde şampiyon olan sporcuların katıldığı yarışmada, 90 kiloda podyuma çıkan Sedat Bekdemir, ''Şampiyonlar şampiyonu'' oldu. Alır götürür dediğim şahız Sedat Bekdemir'in şampiyon olması gözlemciliğiminde ne kadar iyi olduğunu ispatladı =)))

9 Ekim 2012 Salı

"Chris Isaak"

Şimdi biraz Chris Isaak'ten bahsedeceğim Isaak genç yaşta iken ailesi ve kendisinin aldığı ikinci el Elvis Presley kayıtlarıyla kendi müzik eğitimini geliştirdi. Seksi ve karizmatik bir abimizdir ilk dinlediğiniz zaman aaa Elvis'e benziyor diyeceksiniz ki "Elvis'in kayıp çocuğu" yakıştırması vardır. Ben rock'n roll sevdiğim için ve Elvis hayranı olduğumdan Chris'in şarkılarınıda zevkle dinlerim çokta başarılı bulurum hiç bir zaman taklit gözüyle bakmadım, sadece hayranı olduğu kişiden fazlasıyla esinlenmiş, belkide onun gibi olmaktan mutluluk duyuyor ve rahatsız olmuyor. Şahsen bende olmuyorum :) İlk albümünün(1985) adını müzik kariyerine başlamasında yardımcı grup olan Silvertone'un adını vermiştir. Boksörlük yapmışlığıda vardır. Burnunun aldığı şekildende görüldüğü üzere 6 defa hasar görmüştür.



Size kendi yaptığım karma listeyi yazacağım aşk dolu bir liste oldu bence :) "Baby Did A Bad Thing" şarkısını listenin başına koyuyorum ilk bu şarkıyla tanıştım çünkü ve "Eyes Wide Shut"- Gözü Tamamen Kapalı" adlı filmde çalmışlığı var ordan duyarak merakla dinlemeye başladım zaten,

-Baby Did A Bad Thing
-Blue Hotel
-Blue Spanish Sky
-Cant Do A Thing
-Lie To Me
-Life Will Go On
-Only The Lonely
-Solitary Man
-Wicked Game
-You Owe Me Some Kind Of  Love


Umarım beğenirsiniz...

"Groundhog Day"


Filmimizin Türk'çe adı "Bugün Aslında Dündü" Türkçe tam karşılığı ise -Dağsıçanı Festivali- bizimkiler yine satış amacı güddüklerinden bambaşka bir ada sahip olmuş, örnek vermek gerekirse vurdulu kırdılı bütün filmlerin adı ilgi uyandırsın diye Suikastçi, tetikçi, intikamcı kırbaçcı hede hödü diye değiştiriliyor, filmimiz IMDb nin en iyi 250 film listesindede yer almıştır. Baş rolde "Hayalet Avcıları" ndan da hatırlayacağımız üzere Bill Murray abimiz var. Şeker gibi bir oyuncu izlerken çok keyif alırım Bill'i  uzun uzun bakışları klasik mimikleridir..

Mevzu: Bir televizyon kanalında hava durumu sunucusu olan Phil Connors, Punxsutawney kasabasındaki geleneksel Groundhog Day şenliklerine gönderilmiştir. Bu pek de isteyerek yaptığı bir görev değildir. Sıkıcı günü bitirip, ertesi gün orayı terk etme hayaliyle uykuya dalıp ertesi güne uyandığında fark ederki aynen önceki günü tekrarlıyordur. Radyoda çalan şarkı aynı, yarışmadaki sorular aynı, arabaların insanların geçtiği saatler aynıdır. Gülünç mevzularımız ve kendine çıkış yolu arayan Phil'in macerası keyifli izlenebilecek bir klasik tavsiyedir.  IMDb 8.1/10




5 Ekim 2012 Cuma

"Souad Massi"


Arkadaşımın "Raoui" adlı şarkıyı dinletmesiyle araştırıp diğer parçalarınıda dinlediğim ve bittiğim güzel sesli sanatçı, Deb albümündeki ilk iki şarkı zaten peşpeşe dinlediğim parçalar, Türkiye'deki bakkal müziklerinden sonra gerçekten müzik dinlediğimi fark ettim. Müzik kariyerine 1989 yılında Cezayir'de başladı. Politik içerikli müzik yapması sebebiyle Cezayir'de fazla barınamadı ve Fransa'ya gitti. Ağırlıklı olarak Arapça ve Fransızca müzik yapmakla birlikte, İngilizce ve Berberice de şarkı söylemektedir.
  • Raoui (2001)
  • Deb (2003)
  • Mesk Elili (2005)
  • Live Acoustique (2007)
  • Ô Houria (2010)

1 Ekim 2012 Pazartesi

"Sonsuz Günbatımı"


Güzel bir zamandı.
1963 yılının Eylül ayı. Anadoluhisarı’nın eski ve kocaman ahşap yalılarından birinde, hanımelleri, mor salkımlar, vişne ağaçlarıyla dolu kuytu bir bahçede, sabahları rıhtımı yalayan denizi, gün boyu satıcıların seslerini ve akşamüstleri İsfahan faslının gizli serinliğini dinleyerek geçirilmiş bir yazdan sonra birden başlayan yarı kanatlı yarı gölgeli günler.
Celal'le birlikte, Hukuk Fakültesinin benim için üç yıl ara verilmiş diploma sınavına hazırlanıyorduk. îçimiz sürekli bir isyanla doluydu. Kitapları açtıktan kısa bir süre sonra, İran'da ve Türkiye'de, yani hukukun karanlık sürprizlerle dolu bir labirent haline dönüştüğü ülkelerimizde yaşayan “hüsnünüyet sahibi üçüncü şahıslar’ın tümüne veryansın ederek kapatıyor, Furuğ Ferruhzad'dan söz etmeye başlıyorduk. İran'ın o sırada henüz yirmi yedi yaşındaki genç ve fırtınalı kadın şairinden.
Onun, Şah dönemi işkencelerine ve yeryüzündeki tüm haksızlıklara karşı yükselttiği karanlık bir çığlık olan 'Yeryüzü Ayetleri'ni birlikte çevirdik ve “Yapraklar” dergisinde yayımladık. Tıpkı aynı dergide çevirisini yayımladığım Juan Goytisolo'nun “Çürüyen Bir Ülke : İspanya' yazısı gibi büyük ilgiyle karşılandı şiir. Sonraki yıllarda da unutulmadı.

Fakülte yılları boyunca sadece benim değil, Demir Özlü'nün, Selahattin Hilav'ın, Doğan Hızlan'ın, Yaşar Kemal’in, Atilla Tokatlı'nın da yakın arkadaşı olan Celal Hosrovşahi, çağdaş Îran edebiyatının yetenekli yazarlarından biri olduğu kadar, klasik doğu metinlerinin çoğunu ezbere bilecek kadar birikimi zengin bir gençti. Çok sevdiğim Sadık Hidayet'i onun bilgisiyle daha derinden tanıdım. Hafız'ı. Hayyam'ı, bizdeki ve Batıdaki çevirilerinden çok daha başka yönleriyle.
Elimizde birer küçük Hafız Divanı varmış gibi rastgele bir sayfa açmak üzere, yühsek sesle geleneksel dörtlüğü söyledik :

«Ey Hafız-i Şirazi
Ber men nigah endazi
Men talib-i yek falem
Tu kaşif-i her razi...»

Ellerimizde divanın açılmış sayfaları varmış gibi bir süre baktık birbirimize. Güldük. «Önce sen.;.» dedim Celal'e. Her davranışımdan bir muziplik beklediği için itiraz etti. “Hayır. Önce sen...”
Ezbere bildiğim topu topu üç beş Hafız beytinden birini söyledim :
«Ela ya eyyühessaki, edir ke'sen ve navilha
Ki ışk asan nemüd evvel velî uftad müşkilha»
Yanlış hatırlamıyorsam Gölpınarlı şöyle çevirmişti bu beyti :


«Gel ey saki! Herkese şarap sun, bize de sun
Önce kolay göründü aşk, nice zor olduğu sonradan anlaşıldı»
 

Göksu'nun. Kayığımız süzülerek harap ahşap evlerin, halat ve çömlek imalathanelerinin önünden geçiyordu. Sonra döndü, bana baktı. Gözlerinde garip bir pırıltı farkettim. Sevinç ya da gözyaşı. Bir süre öylece durdu. Sonra «Dinle» dedi.

«...Nigah kün ki mum-ı şeb berahı ma
çegüne katre katre ab-mişeved
surahiye siyahı dideganı men
be lay lay germ tu
Lebaleb ez şerab mişeved
Be ruyi kahvare haye şiir men
Nigah kün
tu midemi ve aftab mişeved...»
Kendine özgü azeri aksanı ile çevirdi, okuduklarını:
«...Bak tam karşımızda gecenin mumu
damla damla nasıl eriyor
nasıl doluyor ağzına kadar uyku şarabıyla
gözlerimin simsiyah kadehi
senin ninnilerini dinlerken
ve bak nasıl
şiirlerimin beşiğine
sen doğuyorsun, güneş doğuyor...»

“Kimden bu?"

"Kimden, olacak' dedi, «Furuğ'dan elbette. Bugüne kadar
okuduğum en güzel aşk şiirinin sonu..»
“Aşık mı Furuğ?”

Celal cevap vermedi.
Ben ağır ağır kürek çekerken Celal, Furuğ'dan şürler okumayı sürdürdü.



«...karatahtaya taş sözcüğünü yazar yazmaz çocuklar ulu ağaçlardan sığırcıkların çığlık çığlığa kanat çırparak uçup gittikleri o an...»ı şimdi çok iyi hatırlıyorum.
Güzel bir zamandı.




*
Onat Kutların Furuğ Ferruhzad'ın şiirlerinden seçmeleri ve Celal Hosrovşahi ile birlikte çevirerek yayınladıkları “Sonsuz Günbatımı” isimli kitaptan 
                                          Ada Yayınları, İstanbul, 1989