16 Haziran 2016 Perşembe

Hakkı ile Lülüs



- Evet, o benim Lülüş’ümdü. 48 senesinde Hukuk Fakültesi’nin kantininde tanıştık. Veronica Lake’e benzeyen bir kız. Tuhaf, sıra dışı bir güzellik. Ortakbir arkadaşımız tanıştırdı.

İnanılmaz tanıdık biri çıktı. Neyle mi tanıdık? Okuyup yazdıklarıyla. 48 senesi ve Sartre hakkında fikir sahibi. Sartre’la Camus’nün farkını tartışabildiğim biri. İki farklı cinstenmişiz gibi değil, çok iyi  arkadaşız. Birlikte yüzmeye gidiyoruz, baktım bir gün Ahmet İhsan Tokgöz yazan sarı zarflardan bir sandviç çıkardı. Ahmet İhsan Tokgöz de Serveti Fünun edebiyatını başlatan adam. O tarihte ölmüş tabii. Gözüm zarfa takıldı, “Nereden çıktı bu zarf?” dedim. “Ha o mu? Matbaadan kalma” dedi. “Ne matbaası?” dedim. “Dedemin matbaası” dedi. “Kim yahu senin deden?” dedim. “Ahmet İhsan Tokgöz” demesin mi? Bu kadar kitap  bilgisi, kütüphane demek oradan geliyor. O daha avantajlıydı bana göre, ben Tapu Müdürü Ruhi Bey’in oğluyum.

Onu etkilemek için neler yaptınız?
- Küçük Sahne yeni açılmıştı. İlk piyes de, “Fareler ve İnsanlar”. Seyretmeye gittik, çok sevdi. Sevmeseydi, işler değişebilirdi. Tabii o zamanlar farkında değildim, ben neyi beğenirsem, Lülüş de onu  beğenirdi. Aynı şeylerdi ilgimizi çeken.
Sizi mutlu etmek için mi?
-Allah bilir. Bir şeyi beni mutlu etmek için mi yapıyor, yoksa kendisi de sevdiği için mi, hiçbir zaman çözemedim.
Başkaları için mi yaşardı?
- Her zaman.
Siz daha mı bencilsiniz?
- Oooooo. Ne diyorsun? Tabii ki. Lülüş herkesle herkesin arasını yapmaya çalışırdı, herkes ve her şey iyi olsun diye kendini parçalardı.
Onun bu özelliğinden şikayet eder gibi bir haliniz var... 
- Evet, çünkü kendini çok yordu. Biraz da kendisi için yaşamalıydı. Önce iki çocuk, sonra torunlar...
Onsuz yapamayacağınızı ilk ne zaman hissetiniz?
- 5 yıl sadece arkadaştık. O arada ben onu küstürdüm. Küsmek de bir adamın karakterini meydana çıkarır. Ben, bana küsülünce de küsünce de inat ederim, yelkenleri indirmem. O ise kimse küs kalsın istemez,  herkesi barıştırır, fevkalâde vazifeli hisseder kendini. Başka dünyadan gelmişti sanki. Onunla tanışmamış olsam, Zihni Küçümen’le Fransa’ya gidecektik, o psikoloji okuyacaktı, ben sosyoloji ve ben evlilik karşıtıydım. Ama işte birden kendimi o havanın içinde buluverdim.
Gülseren Hanım mı istedi evliliği?
- Yok hayır! O kimseden bir şey istemez ki. Böyle bir tabiatı yok.
E peki izdivaç nasıl oldu?
- 51 yılbaşı gecesi Emirgan’da bir arkadaşın evindeyiz. Bazı kızlarla birlikte... Gülseren yok yani. İçime bir sıkıntı bastı, aşağı indim, Lülüş’e telefon ettim. Dedim ki “Lülüş?”, “Efendim?” dedi, “Sen bana  varır mısın?”, “Varırım” dedi. “Tamam o halde, iyi seneler!” dedim, telefonu kapattım. Bir daha da bu meseleyi konuşmadık.
Peki babasından istemediniz mi? 
- O ayrı bir tantana. Sert bir adam, tıp hocası, asker, yanına zor sokulursun, üstelik o dönem Tabipler Odası Başkanı. Babam, “Evladım” dedi, “Senin ağzın benden daha çok laf yapar, sen ilk konuşmaları yap, sonra biz de protokol icabı isteriz.” Ben 7 hafta boyunca her çarşamba Cağaloğlu’ndaki Tabipler Odası’na gittim. Dinliyor ama taviz vermiyor. Bir de düşman gibi bakıyor. Evine gidiyorum, bahçedeki köpek beni  anıyor, bahçıvan tanıyor, bir Murat Bey tanımıyor. Sonra bir gün lütfetti, “E peki siz nasıl geçineceksiniz?” dedi. Ben de doğru dürüst bir iş yapmadığım için kalabalık bir laf edeyim dedim. Cevabım ona çok  komik gelmiş, sonradan senelerce diline doladı. “Ben Türkiye Turizm Kurumu’nda artistik direktör olarak çalışıyorum. İstanbul Radyosu’nda da söz ve temsil yayınlarında reji asistanıyım. Son Saat Gazetesi’nde  de röporterim.” Yüzüme baktı, “Evlat” dedi “Senin şöyle tek kelimeyle söylenebilecek bir mesleğin yok mu?”
Bu kadar isteksizken kızı nasıl verdi?
- Kayınvalidenin söylediğine göre evde kızılca kıyamet kopmuş. Hiç bilmedikleri bir Gülseren ortaya çıkmış! Sonunda bizimkilerle de tanıştılar, kızı verdiler. Ama tabii nişan ya da düğün yapacak durumum yok.  Kayınvalideden aldığım 250 lirayla Tokatlıyan’da nişanlandık, gerisi geldi. 60 sene önce tanıştık Lülüş’le, tam 60 sene sonra da 2008’de vefat etti. Bu 60 senenin, 55 senesini evli olarak geçirdik.
Eşinizin hastalığı birden bire mi ortaya çıktı?
- Bir gün geldi göğüs kanseri olduğunu öğrendik. Ben önce müsterihtim, “Tedavi kabul eden bir kanser türü” diye düşündüm. Ama geç kalınmıştı. Beyne sıçradığı güne kadar, öleceğine inanmadım.
Her şey ne kadar zamanda oldu bitti?
- Üç buçuk sene.
En son bilinçli konuşmanız...
- Hep bilinçliydi. Ta ki o güne kadar. Yemek masasında birden bire süpürgeliğe bakmaya başladı, nasıl bir çığlık. Ben zannettim ki, akrep filan çıktı. Korkunç bir kriz geçirdi. Bizi duymuyordu artık.  Çocuklar hemen hastaneye götürdüler, beyne sıçradığı dönemdi, ondan sonra ölüm fazına girdi. Yine de o güne kadar hiç şikayet etmedi, korkusunu belli etmedi. Ben olsam ederdim. Niçin bu kadar herkese  borçluydu? Ne olmuştu? Genlerinde bir suç mu vardı? Büyüklerinden biri insanlığa karşı bir suç mu işlemişti? Ömür boyu borçlu gibiydi... 
İyi insan olmak belki de bu...
- Belki de. Ben öyle değilim.
Bütün o ölüm seremonisini nasıl yaşadınız?
- Cenaze işlerini çocuklar halletti. Rüya gibiydi, yoksa kabus mu demeliyim. Okan (Bayülgen) hergelesi de sağ olsun cenazeye geldi, bir yerlerden battaniye bulmuş, sırtıma koydu.
Vedalaşmış mıydınız Lülüşünüzle?
- Sürekli öpüşüyorduk. Çok güzelleşmişti. Çocukluğuna dönmüştü. Zaten o kadar masumdu ki, o sanki yanlışlıkla benimle evlenmiş bir çocuktu. Baştan beri onu böyle düşünüyorum.
Yeteri kadar ağlayabildiniz mi?
- Hayır, öyle bir ferahlık olmadı. Bırakamadım kendimi. Akşamları eve dönerken bir yerlerden telefon ederdik, “Bir ihtiyacınız var mı Lülüş Hanım, bir yerlere uğrayayım mı?” “Yok Hakkı Beyciğim, buyurun sizi  bekliyorum” derdi. İşte onu aradığım saatlerde kimse görmeden biraz ağlıyorum.
-Hayata dair bir sonuç?
- Ne sonucu olacak Ayşeciğim, giden gidiyor. Bize keşkeler kalıyor. Keşke daha kavgacı biri olsaydı, keşke kendini daha çok düşünseydi, keşke bu kadar iyi olmasaydı. Ben prostatımda ve bağırsağımda iki kere  kanser buldum. Kızım Zeynep haydi deyince doktora gittim. Lülüş ise, birini rahatsız edecek diye söylemez, yük olmak istemez. Sevdiklerimizi kaybettikten sonra ben onu yatak odasında hep dizüstü oturmuş, bir  şeyler okurken bulurdum. Benim hayatımda öyle şeyler yok. Öyle hislerim de yok. Lülüş gitti, benim hislerim de gitti...
Sizin hangi özelliğinize hayrandı?
- Lülüş beni sevmek dışında, beğenirdi de. Ne var ki beğenmediği kimseyi de görmedim. Doğrusunu istersen, bu kadar iyi niyetli ve müspet olunca, insan dünyayı flu görürmüş gibi geliyor. “Şu yeşilliğin  güzelliğine bak” derdi. “E baktım Lülüş!” “Farkında mısın kaç çeşit yeşil var?” Benim hep acelem vardı, hep işim vardı. Onunsa, bana dünyayı hep güzel gösterme gayreti...
Sizden daha pozitif bir tip...
- Orası muhakkak. Bir de her şeyin tadını çok çıkarırdı. Eski bir Citroen’im vardı, dağ bayır gezerdik, 60’lı yıllar, ondan mutlusu yoktu.
Siz onun nesine hayrandınız?
- Ben 55 sene her akşam eve çok sevinerek döndüm. Düşünsene, her akşam güleryüzlü bir kadın kapıyı açıyor. Bencilliğin karşıtı “sencillik” vardır ya, benim “diğerkâmlık” dediğim mizaç, Lülüş onun tipik örneğiydi...
Siz de evin egoisti...
- Hem de nasıl. Ben ne kadar bencilsem o da o kadar verimkâr. İyilikten ölecek.
Onun bu iyi niyetini suistimal ettiniz mi?
- Valla en sevdiğim insanın 55 sene kanını kurutmuşumdur. Hem de nerede biliyor musun? Sofrada. Sofra huysuzuyum ben.
Yemeğini mi beğenmiyordunuz?
- Evet ama kaba lafa gerek yok. Çerkezdir, tepesi çabuk atar. Manidar bir şekilde “Bu eti nereden aldın?” de, yeter.
O n’apıyordu?
- N’apsın, çileden çıkıyordu! “Aynı kasaptan!” diye bağırıyordu. “Bir şey demedim canım” diyordum ben de. Cennetten inmiş kadını bile delirtirdim. Bir de ben ot yemem, maydonoz görmek istemem, pırasa, lahana  filan hiç sevmem. Yine de hayatta kimseden görmediğim kadar iyi muamele gördüm.
Başka nasıl delirtiyordunuz onu?
- Öfkelendiği zaman beni gülme krizi tutuyordu. Daha da sinir oluyordu. Onu hafife aldığımı sanıyordu, oysa ben, onun gözlerinden ateş çıkan halinden hoşlanıyordum.
-Boşanmak, ayrılmak...
- Aklımızdan bile geçmedi. Arkadaşlarımız arasında boşananlar oldu, ben onlara ayrı ayrı rastladığım zaman hep kaçtım. 20 sene, 30 sene beraber gördüğüm insanları, tek görmeye tahammülüm yok. Boşanan yeniden  evlenirse onu da anlamam mümkün değil.
Neden? Mümkün değil mi?
- Hayır, değil!
Yaşar Kemal’in de yıllarca Tilda’sı vardı ama sonra tekrar evlendi...
- Onu bilemem. Ama bu evde Lülüş’ten başka birinin geziyor olmasını benim aklım, iz’anım, hiçbir yerim almaz.
Bu, suç değil ki...
- Suç değil ama haksızlık. Bizim Zorro diye bir köpeğimiz vardı, çok ahbap olduk, öldü. Eh köpekten yana kısmetimiz kapandı, demektir. Zaten Lülüş’ün benden önce gitmesine de hiç mi hiç inanamadım. Erken  gitmesi gereken bendim.
Neden siz erkenci oluyorsunuz?
- Normali odur. Kadınla erkek aynı yaşta ise, genellikle erkek önce gider. Benim beklediğim de buydu.
Belki de siz bencilliğinizden dolayı hayatta kaldınız...
- Mümkündür.
Peki çocuklar büyüdükten sonra...
- Ben gazeteciliği bırakmaya karar verdim, Meydan Larousse’tan da bir miktar para geçti elime, ya tekne alıp balıkçılık yapacaktım, ya da yaşlılar için bir motel işletecektim, ikisinden de vazgeçtim,  tavukçuluk işine girdim.
Yaşlılık döneminiz nasıl geçti? Hâlâ sofrada kadıncağızı delirtiyor muydunuz?
- Hep yaptım. Yemek zamanı gelince, tabanca çekilmiş gibi oluyorum. Böyle kötü bir özelliğim var. Ama Lülüş için de benim için de aile, kutsala yakın bir şeydi. Bu müesseseyi bu kadar benimseyen iki insanın  bir araya gelmesi ne netice verirse, bizde de öyle oldu. Günden güne bağlandık, sarmaşık gibi.
“Gel hanım bir sarılayım...” yapar mıydınız?
- Niye yapmayayım ki? Her gün bana sorardı, “Bugün ne oldu?” diye. Ben de “Amaaan ben Meclis’e gitmiyorum ki, gazetede bir odanın içinde oturuyorum” diye geçiştirirdim. Şimdi kendime kızıyorum, “Eşek kafalı!” diyorum, o kadar hikâye vardı, uydursaydın bir tane. Ben insanları çok sağlam seviyorum ama saadet, detayda. O da bende yok. Daha bir sürü hıyarlık yaptım, çok pişmanım.
Ne gibi?
- Yolda gördüğü her şeyden keyif alırdı, güzel bir manzaradan, bir ırmaktan, güneşin batışından. “Bak” derdi, “Hakkı, bak...” Uludağ’a gideriz bayılır. En son Artvin’e gittik, baktığı, gördüğü her şeyin  tadını çıkarır, benimle paylaşmak isterdi. Ben oralarda değilim ki. Oysa şimdi bana “Bak bu ne güzel!” diyen kimse yok. Meğer duygu açığımı onunla telafi ediyormuşum. Şimdi kaldım sopa gibi...
İnsanın 60 yıl boyunca yanında ağaç gibi duran birini kaybetmesi, ne kadar acı verici bir şey?
- Tarifi yok. Başka ölümlere benzemiyor. Annemde babamda da ciğerim yandı. Ama yüksek sesle hiç utanmadan söyleyebilirim ki, Lülüş’ün gidişi, bütün o ölümlerden farklı. Benden bir şeyler de birlikte gitti. İçeriden bir şeyler. Bunu erkekler, kadınlardan daha çok hissetmeye mahkum. O yüzden münasibi erkeğin önce gitmesi...
Her gün geliyor mu aklınıza?
- Özellikle akşamları. Evlilikte saadetin şartı nedir bilir misin? Bir aradayken de yalnız kalabilme mucizesini gerçekleştirebilmek. Ben kadınımla böyleydim. Ben çalışırdım, arkamda ansiklopediler olacak, o zaman kendimi güvende hissederim, masa başında olmak benim için çok önemli; o da kendi işleriyle meşgul olurdu, tercüme yapardı, bir  şeyler okurdu. Ayrı odalarda olurduk, ama birbirimize seslenirdik, çok iyi anlaşan iki arkadaştık, erkek olsaydı da onunla yaşamak isterdim. Bazen de “Neydi adamın adı Tevfik mi?” derdim, “Gelmedi aklıma”  derdi. Gecenin iki buçuğunda bağırırdı, “Hakkıııı?” “Efendim” derdim, “Talat, Talat..!”
En çok neyi özlüyorsunuz onunla ilgili?
- Her şeyi be Ayşecim. Beni en çok tenkit eden insandı. Beni hep düzeltmeye çalıştı. “Sen karşındakini küçümsediğini belli ediyorsun, yapma!” derdi. O kadar büyük bir boşluk ki şimdi olmaması. Kendimde olan  bir şeylerin yok olması gibi. Sanki içimde bir taraf öldü.
Konuşuyor musunuz onunla?
- Tabii. “Bak yine yüzümü kestim Lülüş” diyorum, çünkü tıraş olurken bir yerimi kesmeme sinir olurdu, ya da “Bak gömleğimin ikinci düğmesini ilikliyorum Lülüş” diyorum, açık bırakırsam çok kızardı çünkü...
Ölüm kavramıyla nasıl baş ediyorsunuz?
- Edebiliyor muyum bilmiyorum ki? Her gece akşam yatağa girdiğimde, “Lülüş’üm toprakta yatıyor” diyorum. Hayatta en iyi bildiğim bedenin toprak altında olması bana çok fena geliyor. Başka bir şey düşünmeye  çalışıyorum, beceremiyorum, o yüzden akşamları zor geçiyor.
Evin içinde varlığını hissediyor musunuz?
- Bir akşam uyandım, camın yanında duruyordu, “Ne kadar özlemişim, iyi ki geldi!” diye geçirdim aklımdan, sanki bir seyahate gitmiş, geri bana gelmiş. Tabii bu birkaç saniyelik bir şeydi. Evdeki kızlardan biriymiş, sanırım Lülüş’ün hırkalarından birini giymiş.
Küçük bir kabristanım var Şöyle bir hesapladım, benim sevdiğim insanlardan oluşan küçük bir kabristanım var. Hepsini tek tek yazdım, çok canımı yakan ölümler olmuş. Tam 45 kişi. Lülüş, 46’ncıydı. Yırttım  attım listeyi...
Rüyalarımda Lülüş hep benimle Bana sahip çıkıyor, boşluğa düşmemi engellemeye çalışıyor. Sürekli onunla ev bakıyoruz, ama beğenmiyoruz. Birinin badanasını, birinin balkonunu, aramaya devam ediyoruz. İkimizi yokuşlarda görüyorum, tırmanıyoruz, hiç bilmediğimiz semtlere gidiyoruz. Sonra kamp gibi bir yere geliyoruz, bir odadayız, ben odadan çıkıyorum, tuvalete gidiyorum ama odanın numarasına bakmamışım, hangi odadan çıktığımı bulamıyorum, Lülüş nerede, ona ulaşamıyorum. O kadar fena bir şey ki, insanın eşini, can yoldaşını kaybetmesi, hiçbir acıya benzemiyor. Birbirini çok sevenlere, “İnşallah Allah ikinizin canını da bir trafik kazasında aynı anda alır” gibi abuk bir temennide mi bulunayım? Ne diyeyim, bilmiyorum ki...

14 Haziran 2016 Salı

Karanlık Taraf



Katil olmak kime göre ne ye göre, toplum tarafından itilmek mi yoksa sadist bir ihtiyaç mı ? Ne kadarımız karanlık tarafa ait ve biz bu hislere nasıl karşı koyabiliyoruz, cezalandırılmayı hak eden çok insan yok mu şu hayatta, bazı düşüncelerim kantarın topuzunu kaçırır cinsten, bir kaç örnek vereceğim . . .


DailyMail'in haberine göre, Hallee Sorenson'ın sınıf arkadaşlarını doğum gününe davet etmesiyle başladı. Otizmli Hallee, 18 yaşına basarken yanında arkadaşları da olsun istedi ve onları partisine davet etti. Ancak bir tanesi bile gelmedi !



Başka bir örnek vereyim, falanca bir ülkede sokak köpeğinin ağzına havai fişeği koyup patlatan insanlar ve bu ülkede de fazlasıyla mevcut olan tipler, zevk için masumlara zarar verenler. Bu masumu merak ediyorsanız söyleyeyim daha fazla can çekişmemesi için uyutuldu, yakın zamanda damacanayla ezilen kedi ya da vurulan bir sokak köpeği vardı, bunlar sadece duyup görebildiklerimiz !  


Selfie denen embesil aktivite ve sonuçları.



Çöplüğe terk edilmiş Miley'i bulabildiniz mi ?

Konu irdelemeye çalıştığım yerden çok farklı yerlere geldi ama merkezinde beni yine aynı soruya yönlendiriyor. Bu tipleri yok etme isteğini nasıl bastırabiliyoruz ? Listeye girmesi gereken değinemediğim bir sürü aday var. Kendi çocuklarına yıllarca tecavüz eden ebeveynler, mal mülk hırsı ile kendi ailesine dahi zarar verebilenler, toplu katliamların altına imza atanlar vb.

Bazen Dexter'la Hannibal Lecter'a arasında gidip geliyorum ama Hannibal'a daha yakın hissediyorum kendimi ^-^ ehe ikisine de bir selam çakalım buradan. Genelde "Frederic Chopin" dinlerim ama bu sefer "Suite aus der Wassermusik - V. Andante expresivo - Slovak Philharmonic Orchestra" öneriyorum. 


Güzel İnsanlar: 
http://www.hopeforpaws.org/
http://www.ihh.org.tr/
http://hayallergercekolsa.org/
http://www.greenpeace.org/international/en/
https://shiptogaza.se/

6 Haziran 2016 Pazartesi

8 Mart 2016 Salı

Hangi Kadınlar Günü ?



Hangi kadının gününü kutlayalım, mal gibi genel evlerde pazarlanan kadınların mı ? Tacize uğrayan kadınların mı ? Boşanmak istediği için öldürülüp yaralanan kadınların mı ? Aile şiddetine maruz kalan kadınların mı ? Tesettürlü olduğu için okul birincilik ödülünü alamayan ya da layık görülmeyen kadınların mı? Oğlunun yemin törenine katılamayan kadınların mı? Okul önlerinde yaka paça sürüklenen, peruk takmak zorunda kalan kadınların mı? DÜNYANIN HER TÜRLÜ YERİNDE TECAVÜZE UĞRAYAN KADINLARIN MI ? KAPİTALİST ŞEYTANIN ÇARKLARINI BİLEREK BİLMEYEREK SOYUNDURULARAK CİNSEL OBJE OLARAK KENDİNİ PAZARLAYAN KADINLARIN MI ? Acaba hangi kadının kadınlar gününü kutlasak ? Ey kapitalist sistem ! O kadar sırıtıyorsun ki şeytan bile haline gülüyor.



10 Aralık 2015 Perşembe

Ölüm Isıga Uzanmıs, Kadınsa Ona



Benim sigara içmem gerek sanırım, kahve var bir şeylerde karalıyoruz, evet evet sigara dumanı lazım. Her neyse  ne anlatacaktım ben ? Şimdi böyle birisi çıkıyor, karabatak gibi bunlar birden çıkıp birden kayboluyorlar, umut umut umut bir an umut oluyorlar ufak bir kıvılcım, geldin mi deyip kalbinin kapılarını sonuna kadar açıp içeri almak istiyorsun, sonra yavaş yavaş umutsuzluk giriyor içeri ! Buna sebep oluyorsunuz, o insan, o kalp umut etmenin ne demek olduğunu unutmuşken siz tekrar can sıkıcı duyguların fitilini ateşliyorsunuz.

Zorlamayın kendinizi, sevmiyorsa kalp sevemezsin, kaburgalarımızın arasında titreyen kalbimizi de ürkütmeyin ! Hayat bizim yakamıza yapışıyor ya izin vermemek gerek buna, acı acı çok defa tecrübe ettik, şöyle elimizle yakamızı düzeltip devam etmeliyiz yalnız sürdürdüğümüz bu yolculukta tek tabanca takılmaya, bu kelimeler birine kızgın olduğum için falan değil ya da haksızlık yapıldığını da düşünmüyorum, sevgi ısmarlama gelen bir şey değil, 

Şimdiki yazacaklarım uzlaşamayan kalplerimiz için değil, hiç bir zaman geçmişte kalmaman için, benimleyken ya da bir başkasıyla da olsan yıllar geçtiğinde anlayacaksın unutulmayanların kişiler değil o an yaşadığın duygular ve hisler olduğunu. Başka daha ne söyleyebilirim ki, karşındaki hiç bir zaman değişmeyecek, sen değişsen de o hep ya aldatan, yalan söyleyen, bencil biri olarak kalacak, sen kendini, zamanını, yıllarını harcadığınla kalacaksın. Bizler böyle şeyler çok yaptık sen yapma. 

Ben yazmama kararı almıştım güya !




30 Kasım 2015 Pazartesi

Kezbansın Sen Kezban Kal



Sıkıldım ya, aslında taslakta tuttuğum bir yazı var onu daha sonrası için saklıyorum, sabrediyorum daha doğrusu belki ben yanılıyorumdur zaman gösterecek. İnstagram dan da soğumaya başladım çünkü bizim özenti kezbanus ve ergenuslar megalomanlıktan kendilerini alamıyorlar, bütün kızlar pamuk şekeri yağız elemanlarımızda cool, adam spor salonuna yazılıyor 2. günü elinde telefon yarı çıplak pozlar, feysboku kapatmıştım instagramda da sona doğru gidiyoruz bakalım ne zaman olacak, bir fotoğraf paylaşmak için 2 saat şekilden şekle giriyorlar falan, vallahi afacanlar basıyor yapmayın ! Blog'daki cool kezbanlar bir tık üstü, bunlar "Leon The Professional" filmindeki Mathilda olma çabalarındalar, kız zannedersin ki Paris'te yaşıyor. Değilsiniz arkadaşlar kendiniz olun.



16 Ekim 2015 Cuma

Halimiz Duman



içerilerden, çok derinlerden bir ses "sabretmelisin" diyor ya.... öfkemi dizginliyor gibi, sıcak demiri suya sokmak gibi. cossssssssss . . .

. . .
Aldırmazsan aldırma
Ama kendini kandırman gerek
Kandırmazsan kandırma
O zaman sana anlatmam gerek

Kendisi bir garip melek
Ardına düşmeniz gerek
. . .

şeytan yılların tecrübesi o...çocuğu çok güçlü, bir ordan deniyor bir buradan, "bak o da mutlu", "ne kadar çok seviliyor", "birbirleri için yaratılmışlar", "sen yine yalnızsın" . . . bak yine sinir geldi, biraz daha duman, ciğerler dumansız işlemiyor . . .

. . .
Öyle dertli dertli bakma gören olmaz
Kalbinden söyler ama gören olmaz
. . .

elim hep siyah tshirte gidiyor, üstüne siyah deri montuma, botlarda siyah, Şşşşş sakin, içimiz kararmış dark knight gibi dolaşsak nolur ki ? biraz duman gerek ciğerlere, nefessiz kalmış gibi asılmak gerek, bir dal daha, bir dal daha . . düşmeden önceki tutulan son dal gibi hepsi . .  "çok içme abi" diyor, sana ne y...m diyorum içimden, hepsi içimde, o da diğer hepsi gibi suçsuz çünkü, peki suçlu kim ? suçlu yok ki salak, cevapta içimde,

. . .
arkadaş sen bu değilsin
görünüş sadece giysin
arkadaş niye gücendin
alıştım karıştım ben sana
rüyanda görsen inanma
. . .




8 Ekim 2015 Perşembe

Fields Of Gold



Aşk sadece üç tane harf miydi ? 
Birkaç şarkı  nelere kadir ? 
Sadece üç tane harfle çok şey anlatabiliyorsun, 
kimilerinin hiç bilemediği aslında şanslı mı değil mi bunu da benim bilemediğim !
Sting bu şarkıları yapmamalıymış, 
ben o zamanlar da dinlememeliymişim şuanda da dinlememem gerektiği gibi..
Ne ara 2016' ya yaklaştık ?
Herkesin hayatı akarken, yıllar böyle geçip giderken, benim yıllardır yerimde saymam,


...You'll remember me when the wind moves...




20 Ağustos 2015 Perşembe

Yaşamak İstemem Aranızda

Yazıyı okumaya başlamadan önce Yavuz Çetin'den - Yaşamak İstemem adlı parçayı açıyoruz.



İnsanın canı sıkkın olunca her şey daha sıkıcı, tahammül edilmez oluyor. Moron(embesil demedim moron daha absürt geliyor) insanlara tahammül etmek daha da zor geliyor. E haliyle bu ülkede moronlardan istemediğin kadar çok var. Ofiste, sokakta, trafikte yani nefes alabildikleri her yerdeler ! Ülkenin bin bir türlü derdi olduğu gibi sokak hayvanlarının da bir sürü derdi sorunu var ve duyarlı insanlar onların derdine yetecek düzeyde değil, öncelikle sokaktaki çocuklar onların en büyük belalısı, sonra sevgisiz apartman sakinleri ve dükkan sahipleri, varlıklarına sevgi saygı göstermelerini geçtim sevenlere de tahammülleri yok. Bu insanımızı sevmeme nedenlerimden sadece bir tanesi, daha sürüsüyle var.

Şehit haberlerinden dolayı haberleri falan izlemiyor dinlemiyor dinleyemiyorum, e hissiz biri olmayı da başaramıyorum, yanımda oturan embesil( bu sefer moron demedim) daha önceden uyarmama tembihlememe rağmen şehit haberi gelmesiyle direk bana söylüyor. Ofis moronlarını duymayayım diye kulağımda kulaklık olmasına rağmen herif bir şekilde kulaklığı çıkarttırıp inatla bunu bana yapıyor.

Aslında öfkemi ve mutsuzluğumu tavan yaptıran asıl mevzu dün akşam evin önüne gelmemle hasıl oldu, evin altındaki atölye ve embesil apartman sakinlerine rağmen kuru mama verdiğim kedilerden yavru olan bir tanesine araba çarpıp öldürmüş, ona o kadar alışmıştım ki isim vermeyi bile düşünmüştüm, her gün yolumu gözlüyor mama verdiğimde teşekkür eder gibi miyavlıyordu, o dükkanda çalışan erkeğim diye ortalıkta dolaşan o kansızların hiç biri hayvanın ölüsünü dahi kenara çekmemişti, öyle paranoyaya bağlatıyorlar ki sanki "bak sen besliyordun onu ama araba çarpıp öldürdü gör gözlerinle" demek mi istiyorlar acaba diye düşünmeme sebep oldular. 

Sonuç olarak, insan olamayan herkes için lanet okumamam onlar için en iyi temennidir.

Temsili Güzellik





9 Mart 2015 Pazartesi

Teoman - Eski Bir Rüya Ugruna


















Özledik be gözüm . . . 

Albüm içerisinde yer alan şarkılar;

  1. Teoman – Sardunyalar Arasında
  2. Teoman – Hem Hayattan, Hem Ölümden…
  3. Teoman – Serseri
  4. Teoman – N’apim Tabiatım Böyle
  5. Teoman – Limanında
  6. Teoman – Yıldızları Yakalamak
  7. Teoman – Çölde Çiçek
  8. Teoman – Seninim Son Kez
  9. Teoman – Kadının Gidişi
  10. Teoman – Kum Saati
  11. Teoman – N’olur Gitme Kal

Çok heyecanlıyım ve şarkıları acayip merak ediyorum. Şimdilik "Serseri" adlı parçayı dinledim ahanda sözleri.


Serseri


Bunlar güzel günlerimiz
Daha beter olcak her şey
Dünya zaten yalan dolan
Kaderden kaçamaz insan

Vurulmuş kalbinin ortasından

Aynaya bakmam
Kendimi bilmem
Hayat acıtınca
Dünyayı sevmem
Ne yazık ki tek tabanca
Serseri doğdum
Serseri ölcem




27 Şubat 2015 Cuma

Belki Bir Gün












Şimdi Ortaçgille Teoman'ın birlikte verdiği konserin şarkılarını dinliyorum da, ne tatlı herifler lan bunlar =) düşünüyorum da bu adamlarla komşu olsaydım ya, böyle sabah dairemden çıkarken  mavi ayakkabılarının bağcıklarını bağlayan Bülent Ortaçgil'le sabahlaşsak "Abi günaydın, nasılsın?" ya da akşam kapım çalsa Teoman "Sonsuz birazcık tarçının var mı?" diye sorsa(tarçını çok severim ve bu hayal benim).  

Tam da şuan dinlediğim "Eylül akşamı" . . .

Bu şarkıya istinaden,

Belki bir gün . . .

Bir yerlere giderken aynı renk tonlarında giyiniriz,
Plansız bir yerlere gidip süprizlerle karşılaşırız,
Sensiz plan yapıp sana süprizler yaparım,
Tam mesaj atacakken ekrana senin sevgi mesajın düşer,
Birlikte markette reyonları gezer, alacağımız abur cubura karar veremeyiz,
Akşama hangi sinemaya gideceğimizi düşünürüz,
Sana anlatamadığım hislerimi müzik listesi yaparak anlatırım,
Kitapçının bir köşesinde sen, bir köşesinde ben kitaplara göz atarız,
Birlikte sokak kedilerine mama dağıtırız,
Otobüste giderken başını omzuma dayarsın,
Ada'da bisiklete bineriz,
Seninle şebek şebek pozlar verir bol bol foto çekiliriz,
Yara izlerimizi gösterir nasıl olduklarını anlatırız,
Balat'ta bir cafede çay içeriz,
El ele tutuşur karların üzerine birlikte atlarız,
Ya da denize atlarız,
Aynı şişeden ağzımızı dayar su içeriz,


Seni kıskandığım için homurdanırsın
Seni öptüğüm için utanırsın
Seni sevdiğim için . . .



24 Şubat 2015 Salı

Müptezel

Gözleri gözlerime takılan kadın, sen mutlulukların gölgesinde demlenirken ben intihara teşebbüs düşüncelerle düşlememeye çalışıyorum seni. Yılları da saymıyorum artık tesbih gibi tane tane sıraya dizerken ve sayısını da hatırlamıyorum kalbimin seni ne kadar sayıkladığının. Gözlerim her gece tavanla sevişirken sen kalbini de verdin mi tenini teslim ettiğine ? Amaaaan neyse ne, sen bakma kalbime arada bir gelip giderler ona böyle . . .