19 Ocak 2018 Cuma

Aile Arasında - Arif V 216 GoyGoyu


Aslında ArifV216' ya daha önce gitmiştim ama ben Aile Arasında filmiyle başlayayım, kadro on numara olmuş zaten, biz de filmleri izleten tek unsur oyuncularımızın kalitesi yoksa senaryo klasik zengin kız fakir oğlan(tersi) klişesi, bu yüzden filmin hikayesinden bahsetmeyeceğim ama oyuncular kalite olunca gülmeye doya doya film izliyorsunuz, zaten Engin Günaydın'ı çok özlemiştim, Avrupa Yakası'ndan beri hasrettim. Aslında şöyle bir durum var ki oyuncuların üzerine yakışan belli başlı tiplemeler olur ve o tiplemeyi bozmaz senaryoya güzel işlerlerse güzel filmler ortaya çıkıyor. Filmde bildiğimiz Burhan Altıntop'a benzer hareketleri ve tonlamaları olan Fikret'i izliyoruz, kastettiğim yıllarca Kemal SunalŞaban tiplemesiyle genelde hep aynı oynanış ve mimiklerle izledik senaryolar değişse de kahramanımız hep öyle kaldı belki adı değişti ki çoğunlukla Şaban olarak bildik, çünkü biz Şaban'ı sevdik onun saflığını ya da kendi çapındaki çocuksu kurnazlığını ya da Şener Şen'i ki kariyerinin son zamanlarında çizgisinin dışına çıkarak farklı rollere büründü iyi ki de büründü, belki Rahmetli Kemal Sunal'da yavaş yavaş farklı karakterlere bürünecek roller alacaktı ama ömrü yetmedi, sevgi ve rahmetle anıyor filmimize devam ediyorum. Gülse Birsel o kadar akıllı bir kadın ki bahsettiğim tipik beğenilen karakterleri bozmadan senaryosuna işlemiş Türk sinemasının önemli karakter oyuncularından Erdal Özyağcılar'ı da Yabancı Dağmat dizisindeki sevilen baba rolüyle filme oturtuvermiş, benzetmeyi üstün körü yapıyorum Erdal Özyağcılar'ın ses tonu bile bırakın oyunculuğunu filme ayrı hava ve kalite katıyor desem yalan söylemiş olmam, Spoiler sayılmazsa Gülse Birsel filmin başında ortasında ve sonunda görünüyor. Kendisine çok fazla rol vermemiş, aynı şekilde Şevket Çoruh'ta, adama pis tiplemeler ayrı yakışıyor aslında kötü karakterleri de çok güzel oynayacağını düşünüyorum, uzun saçta çok yakışmış. Behiye karakterini canlandıran Türkiye'nin ilk trans oyuncusu Ayta Sözeri'ni bir çok projede rol almış olmasına rağmen ben ilk defa görüyorum ya da fark ediyorum ama oyunculuğu ve sesiyle gerçekten beğenilesi bir performans sergiledi, filmde de kilit bir rol üstlenmişti hem cinsel kimliği olarak hem üstlendiği abla rolüyle beğenildiğine eminim. Demet Evgar müzikhol vokalisti Solmaz karakterini canlandırıyor, enerjik oyunculuğunu ve şirin mimiklerini yine bu filmde de izliyoruz, Kylie Minogue tek ben mi benzetiyorum acaba. En dikkat çeken rolleri anlattım ama bu kadarla kalmıyor diğer oyuncularda zaten sevilen ve çoğu projede aranan yüzler. Esasen bu kadrodan da televizyonda başlayacak olan yeni dizisinde rol verebilirdi, belki vermiştir ben bilmiyorumdur. Filmin hikayesinden bahsetmedim ama sonunda (korkma spoiler vermeyeceğim) sizi ters köşe yapacak bir yere bağlıyor. Eğer sinema salonlarından kaldırılmadıysa kesin gitmenizi önereceğim bir film olmuş, emeği geçen herkesin ellerine sağlık.



Şimdi gelelim ArifV216'ya. Hem dönem filmi olduğu için 1969 Yılında geçiyor, hem Cem Yılmaz ve kadrosunu sevdiğim için, hem G.O.R.A delisi olduğum için(çoğu repliği zihnimdedir) hem de fazlasıyla emek harcandığını düşündüğüm için(dönem filmleri daha çok özveri istiyor) gösterimin 2.günü sinemaya koştuk. G.O.R.A yı kaç defa izlediğimi bilmiyorum maalesef sinemasına gidememiştim biraz da bunun vefasını göstermek istedim ve böyle kaliteli yapımların Türk Sinemasına bir şeyler katacağına inanıyorum, şimdi Recep İvedik'ciler gebersin onlar alt tabaka hanzo tribine girmeyeceğim bunu da yanlış buluyorum ama yinede ilk iki filmi hariç özellikle son filmine ne bulupta hunharca salona gidildi bunu anlayamıyorum, ilk iki filmi güle güle halen daha izleyebiliyorum ama son ki filmler sinemalık değildi be abi(şahsi düşüncem). Hani sinema gösteriminin bir ağırlığı olmalı, o dev perdede izlemeye değmeli, bence bilet fiyatları da seyirci sayısını çok etkiliyor ! Pahalı abi fiyatlar. Misal 4 kişilik bir aile sinemaya gidip film izlemek istese 20 liradan yok patlamış mısırdı, yok 3D gözlüktü, asitli zıkkımdı, eve ulaşım falan fişmekan derken 100-150 TL'yi bulur. Filme dönecek olursak A.R.O.G'u ilk filmi kadar tutmamıştım, ilkler başka oluyor zaten(başka bir şeyi ima etmiyorum😂) ama ArifV216'nın tadı da başka diyebilirim, yani bu filmde G.O.R.A gibi değil ama en azından hem onun ardındaki film olduğunu hissettiriyor hem de başka tatlar sunuyor bize, //Spoiler// Logar'ı da görmek isterdim ama senaryoda kendine yer bulamamış keza Bob Marley Faruk'ta öyle, tamam filmin sonlarına doğru farklı bir sürpriz yapmış ama Rasim Östekin'i de görmek isterdim.\\ Şimdi güzelim ülkemde yermek, haddi aşan yorumlarda bulunmak ve ötekileştirmek gibi mide bulandırıcı davranışlar özümsendiği için filmde eski İstanbul'u görmek bazı sahnelerde gözlerimi bile yaşarttı. Rollere değinecek olursak Ozan Güven'in 216 rolünü çok seviyorum abi, sanki G.O.R.A da ki 216 daha feminen bir karakterdi ve o hareketler çok şeker geliyordu bana, bu filmde de aynen devam ediyor ama senaryonun ilerleyen bölümlerindeki eklenen diğer adıyla //Spoiler// Pertev'e aşk yaşatıyorlar. Böylece feminen çizgiden çıkmış oluyor. Çünkü Seda Bakan'ın oynadığı Pembe Şeker'e aşık oluyor.\\ "İnsan olmaya geldim Arif" diyerek geliyordu zaten dünyaya, İnsan olmanında kaç bucak olduğunu yaşatıyorlar zaten 😂😂 bakmayın güldüğüme çokça duygusal sinir bozucu üzücü sahnelerde var. 216 da insanlığın ne olduğunu anlıyor az buçuk. Demin dediğim gibi eleştirmekle yermeyi karıştıran ya da değersizleştirmekten zevk alan bir kitle peydah oldu bu ülkede, film gayet lezzetli ve keyifle izlettiriyor kendini, açıkcası tempo hiç düşmüyor ve kahkaha atmasanız bile gülümsetiyor. Seda Bakan cidden güzel kadın bu arada 😏 Filmde Çağlar Çorumlu'yu Zeki Müren olarak görüyoruz, cameodan(Cameo görünüm veya kısaca cameo, oyun, film, video oyunu, televizyon gibi gösteri sanatlarında insanlar tarafından çok bilinen birisinin kısa süre ile görülmesine denir.) ziyade Zeki Müren senaryoda epey yer edinmiş diyebilirim, Gülse akıllı kadın demiştik Çağlar Çorumlu'yu dizi ekibine dahil etmiş bulunuyor bunu da belirteyim. Özkan Uğur zaten Türk Müziğinde efsane olmuş MFÖ grubun bir üyesi, oyunculuğunu da beğeniyor ve Garavel Ustanında hastası olduğumu belirtmek istiyorum, "hoooooop nasıl da tak diye burdayım" hastalığını da umarım sonsuza dek atlatmıştır. Zafer Algöz'ü de çok seviyorum, esasen ben böyle bağırıp çağıran tiplemeleri çok seviyorum Zafer Algöz'de çok güzel bağırıp çağırıyor. Geçmiş yıllarda ki Okan Bayülgen gece showlarında ki tiplemelerden beri takip ediyorum usta oyuncuyu. Cem Yılmaz bu filminde de abisine rol vermiş, abisi de iyice ısındı sanırım bu işlere, velhasıl film güzel abi gidin izleyin verdiğiniz paraya değiyor. Herkese iyi seyirler.



2 Ocak 2018 Salı

F*ck off ! 2017



Tam nankörce mutsuz olacağım derken geçen yıl yaşadığım onkoloji koridorlarındaki çaresizliklerim geliyor aklıma, 2017 den kurtulduğuma seviniyorum ama yine de sevmiyorum yıl başlarını, bir kaç getirisi olmadı değil, tam havai fişekleri atılırken metrobüs bomboş geldi ve sabahına çıkan gün tatildi yuppi. Ne diyordum, yıl başını sevmiyorum kutlayanları da sevmiyorum dermişim hahahaha şaka tabi kim ne yapmak istiyorsa yapsın, blogu kapatacaktım ama yine de kıyamadım, eski bir kaç blogger var takip ettiğim 18 tane falan, bir şeyler yazarlarsa okurum diye kapatmadım yine, diren Sonsuz. Sosyal ağlar zaten leş gibi olmuş artık, can sıkıntısını gidermek için açtığımda daha da canım sıkılıyor. Yeni yıl demek yaşlanmak demek, ne denli leş olduğunu televizyon kanallarındaki yayınlardan anlamanız gerekir, ya eski görüntüler ya da bant yayınlar. Yani yeni yıl zaten bayat başlıyor. Değişen sadece rakam, güzellik yarışmasındaki birinci gelen yürüyen bacağın iyi dilek temennileri gibi harf harf dilekleri sıralıyorlar ya oda SAÇMA geliyor maalesef, her geçen yıl daha kötüye gittiğini göre göre yalandan yere "yini yildi iyiliklir ilsin litfin" sokakta kedi köpeğe tahammülü olmayan insanların dünya için pozitif düşünmeleri falan, kokuşmuş be, ohhh nefretime sağlık 😂😂😂


13 Aralık 2017 Çarşamba

Yürüyen Köfte


Popo kısmından ısırmak isteyen çok oluyodu ama izin vermiyodu, ağlıyoladı, onun umurunda olmuyodu, popişini sallaya sallaya oradan uzaklaşıodu...

😻- kim geldi ?
😒-yav sen kedisin yatmana bak, boş ver kim gelmiş gitmiş
😻-elindeki poşetmiydi ?

Çok yavaş okuyo 😒
😻- Dur çevirme...


Çalışıyormuş gibi emeklilik planlarından bahsediyo 😒

😒- Kombiyi sen mi kökledin ?
😻-.....?!%#xq=mc.


😒- Yan komşuları dikizleme !! Şu ışıkları da aç
😻- Diğer kediyi ilk defa görüyorum, yeni mi almışlar ?










Evde biz ona değil o bize hükmediyor, eşyalar onun istediği şekilde yer değiştirip ona göre yer alıyor. Diyelim bir şeylerin yeri değişti surat beş karış oluyor. Yeni bir şey mi alındı ilk o deniyor(üstüne yatıyor) Dışarıda sürttükten sonra temizlenmeyi bekliyor kendini yalayarak temizleyemez(hiç cool değilmiş). Eğer tımarlanmazsa kendi yatağına değil benim yatağıma yatıyor !! Temizlendikten sonra kendi bölgesine geçiyor haspam, her kedi gibi lazer düşmanı, edindiği en büyük görev camın önüne gelen kuşları dikizlemek ve korkutmak, dedikoduyu çok seviyor. Bu hantallığına rağmen çok esnek ve her kedi gibi onunda keday özelliği var. Taranmayı çok seviyor, bir kaç çeşit tarağı var, en sevdikleri eski diş fırçaları, misafiri hiç sevmiyor maalesef, bazen ondan izin almak zorunda kalıyoruz vb. Yine de onu çok seviyoruz ❤️❤️❤️❤️❤️

11 Aralık 2017 Pazartesi

Koca Paketi Yedin mi ?


Evet ben yediğim şeyleri konuşturarak yiyen tiplerdenim, misal Mandalinanın minik olan tanesine yavrusu gözüyle bakıp yerken üzülen ve vicdan yapan bir tipim, bu resimde de gördüğünüz Kaju, aslında o bir Elma, onu konuşturmak isterdim ama ağzı olmadığı için düşünce balonu koydum, her neyse konumuza dönelim, kimi arkadaşların bitmesinden korktuğu meymeletsiz abır cıbır. Bilimsel adı Anacardium accidentale'dir. Memleketi Brezilyadır. Portekizli denizciler tarafından Hindistan'a götürülmüş oradan da Güneydoğu Asya ve Afrika'ya yayılmıştır. Dünya'da ki üretimi yaklaşık 3M ton olarak belirtilmiş(biter mi bu be).

Kajunun bir çeşit Elma türü olan Kaju elmasının çekirdeği olduğunu bilmiyordunuz değil mi sizi cahiller =D adamlar bize meyvanın çekirdeğini yediriyormuş, WTF.. İlginç bir yanı da çekirdeğinin bir sap gibi dışında olması ve tek bir tane olması.


Açıkcası bundan bir kaç yıl önce Kaju denen arkadaşı tanımıyordum, ismi de alengirli Kajuuuu uzak doğulu ismi gibi, saniyede yok ettiğiniz kajucuğun pahalı olmasının sebebi bir meyvenin çekirdeği olması ve o meyveden bir tane ayıklanabiliyor olması, yine her zaman olduğu gibi mazlum insanların büyük emekleri sonucu önümüze kadar geliyor kaju kardeşimiz, öyle ki çalışırken bir tanesini ağzına atması kovulma sebebi olabiliyor. Bundan sonra koca paketi hunharca yemeyeceğime söz veriyorum. Bu arada zahmetsiz meyveleri de çok severim, çekirdek mekirdek ayıklamak yok yıka ve at ağzına, afiyet olsun )=) hıhıhı



14 Şubat 2017 Salı

Çikileta



Şu an yediğim çikiletanın  sonuna doğru yaklaşmaya başladım, yumuşacık bişi zaten hemen ağızda dağılıp gidiyor, çabuk bitmesin diye ağzımda eriterek emiyorum diyeyim, yemek denmez çünkü buna... Of bitti yaaaa 😭her güzel şey gibi bu da kısa sürdü ve bittiiii. AAAA o da ne ? Minik bir parça kalmış parçalanmış alüminyum folyoların arasında, nıhaha ohh bünyeye vermiş olduğu zevk ve mutlulukla karışık rahatlama etkisi, güya bir kaç yıl sonra dünya da çikileta üretilemeyecek kadar azalacak, üretilen de uçuk fiyatlara satılacakmış, bayatlamaz kokmaz bir şey olsa atayım kenara diyeceğim, içine basılan o kadar sentetik malzemeden bilmem ne kadarlık raf ömründen sonra illaki o günlere gelene kadar bozulacaktır.


İngiltere'nin başkenti Londra'da hafta sonu bir araya gelen gıda sektörü devleri, dünyada sürekli artan çikolata talebinin 7 sene sonra karşılanamayacağını ve 2020'de çikolatanın hammaddesi kakaoda kıtlık yaşanacağını belirtti. 07 Ekim 2013


Ne diyi la bu, yani 2020' de, yani 3 yıl kadar bir süre, yok 14 Şubatta yalnız çekilmezmiş yok hede hödüymüş, yerim lan, asıl felaket bu, kendinize gelin, derdini s***m dediğinizi duyuyor gibiyim güldürmeyin üzülüyorum burada, yavaş yavaş tahin/pekmez ikilisine alışmaya başlamalı sanırım, babamın teorisine göre asıl şokella tahin/pekmez ! O da güzel şimdi, bir ekmeği bandın mı banasın geliyor. Şimdilerde bazı lüks spa merkezlerinde çikileta banyosu yaptırılıyormuş, cilde milde hep iyi geliyormuş, zaten affedersiniz bu cilde de her b*k iyi geliyor 😂. Böyle güzel güzel kalıp kalıp çikiletaları eritip size süre süre masaj neyin yapıolamış, ulan geçenlerde de kakao toplayan köle gibi komik paralara çalıştırılan insanları gördüm, aralarında çikolatanın tadına hiç bakmamış insanlar vardı. Programı yapan ekibin yanlarında onlara hediye etmek için getirilen çikolataların tadına ilk defa bakan insanların yüzlerindeki mutlu ifade çok üzücüydü, eminim ki dünya üzerinde çikolatanın tadına hiç bakmamış bir sürü çocuk vardır. Biraz gülelim dedim ama mevzu dönüp dolaşıp dünyanın adaletsizliğine dayandı. Neyse, varsa civarınızda çoluk çocuk çikileta neyin alın, süprüz yımırta da alın, palm yağı falan var ama geçen markette yarım saat baktım olmayanı yok, nasıl olsa bi gün gebericez, alın sevinsinler. 


6 Şubat 2017 Pazartesi

Stranger Things


Meraba canım uzun aradan sonra bende bir paylaşım yapayım dedim, belki özlemişsindir😂😂. Bütün hafta sonu mu demesem de belli bir kısmını gözlerimi çürüterek, tırstırarak, anannııı diyerek irkilmeme sebep olan, üç buçuk attıran, oramdan buramdan adrenalin fışkırttıran yegane 8 bölümlük, 9,0 IMDb puanıyla Stranger Things ile karşınızdayım.

90' lar çocukluğuyla kendini yiyip bitiren, tasolarla heba olmuş, cahilliğinden Pokemon'u bile 90'lar dan sanarak kötü yollara düşen arkadaşlarımıza da ilaç olacak güzel mi güzel bir dizi, çoğunuzun 90' lar zannedip ömrümü törpülediği, o ıvır zıvırların atasını göreceğiniz dizimiz 1983 yılında geçiyor. Kendilerine Duffer Brothers diyen bu pırıl pırıl kardeşlerin Netflix için çektikleri dizinin içinde bol bol o döneme ait öğelere denk geleceksiniz, ekstradan o dönemin filmlerine de selam durduğunu, estirdiği esintileri hissedeceksiniz. 2000' ler den sonra doğmuş olan yavru ceylanlar biraz konu dışında kalabilirler.

Filmimizi izlerken diyecektim ki düzeltmiyorum hatta ekliyorum çünkü film gibi olan dizimizi izlerken Stephen King romanı okuyormuş gibi hissedebilirsiniz, hatta biraz daha çıtayı yükselterek Steven Spielberg tadın da bir dizi izliyorsunuz desem yanılmış olmam, malum 1983 yıllarında geçiyor, sinemanın dahi çocuğu diye nitelendirilen yönetmene de saygımızı sunalım, dönem için zorlu filmlere imza atıp bize güzel filmler izletmiş birisi (E.T. 1982 Bu arada herif 70 yaşındaymış lan, hiç göstermiyor). Filmin karakterlerine doğru yaklaşırsak Winona Ryder(Joyce) (Beter Böcek, Makas Eller Tim Burton'a da selam)başrol karakterlerimizden birisi, Hollywood' dan dizilere transfer olan oyuncular arasına da oda katılmış oluyor böylece, David Harbour'(Jim) da irili ufaklı Hollywood filmlerinde yer alarak dizimizde önemli bir rol üstleniyor. Diğer çocuk oyunculardan bahsetmeyeceğim onları da artık dizide sizler keşfedersiniz, ben açıkcası hepsinin oyunculuğuna bittim, ülkemizde ki oyuncuyum diyen bütün paçavraları ceplerinden çıkarırlar. Yalnız en sevdiğim Gaten Matarazzo(Dustin) oldu, yaptığı tespitler, işlerin yüze göze bulaştığı anlarda ki kurtarmaları yarılmama sebep oldu,

Dustin
Millie Bobby Brown(Eleven) içinde ufak bir parantez açacağım, fazla konuşmadan bile bir sürü duyguyu hissettirebilen bir oyunculuk sergiledi, ufaktan Natalie Portman oyunculuğuna göz kırpmadı değil,

Eleven

ve bir diğer çocuk oyuncumuz Fin Wolfhard(Mike) nispeten arkadaşlarının içinde öncü olarak ön plana çıkan bir arkadaşımız. James Blunt' a benzemiyor mu ?






Solda Johnny Depp sinemaya ilk adım attığı A Nightmare on Elm Street 1984 ve Steve rolüyle Joe Keery

Dizinin hikaye kısmına girmeyeceğim, en ufak spoiler vermeden temiz temiz en yakın zamanda açıp izleyin derim, bilim kurgu ve gerilim severler için buram buram nostalji kokan on numara bir dizi, fragmanını izlemeyin derim çünkü izlemeye başlamadan izledim ve bana çokta fikir vermedi, dizi pek tanınır olmadığı için 2. sezon duyurusu anca yapılabildi, Netflix olumlu eleştiriler ışığında diziye inancını sürdürüyor ki devam etmeye karar kılmışlar, doğruda yapmışlar. Müziğini biraz Tron Efsanesi'ne benzettim ki o filmde nedense aradığını bulamamış ama benim hoşuma giden filmler arasındadır. Herkese iyi seyirler.



21 Ekim 2016 Cuma

Uzay Savurganları

Yıllardan arta kalan tozlu sayfalar özet geçiyor zihnimde, bunca yıl bu kadar kısa bir özet olmamalı, mutluluk bir kaç satıra sığışmış samimi bir kaç söz bilemedin bir cümleden ibaret, aşk adına yazılacak çok bir şey yok artık, yalnızlık rüşdünü ispatlamış derinlemesine sarmış her bir sayfayı. Silinmeye yüz tutmuş bir patika gibi kalbime giden yol. Yalnızlık uzay gibi karanlık, sessiz, yavaş ve gizemli, aşkta yeni bir gezegen misali keşfedilmeyi bekliyor. Karanlık boşlukta savruluyor muyuz yoksa ağır ağır bir yerlere yol mu alıyoruz kestiremiyorum, aşk ışık yılı uzaklıkta da olabilir gözle görebileceğimiz yakınlıkta da..

16 Haziran 2016 Perşembe

Hakkı ile Lülüs



- Evet, o benim Lülüş’ümdü. 48 senesinde Hukuk Fakültesi’nin kantininde tanıştık. Veronica Lake’e benzeyen bir kız. Tuhaf, sıra dışı bir güzellik. Ortakbir arkadaşımız tanıştırdı.

İnanılmaz tanıdık biri çıktı. Neyle mi tanıdık? Okuyup yazdıklarıyla. 48 senesi ve Sartre hakkında fikir sahibi. Sartre’la Camus’nün farkını tartışabildiğim biri. İki farklı cinstenmişiz gibi değil, çok iyi  arkadaşız. Birlikte yüzmeye gidiyoruz, baktım bir gün Ahmet İhsan Tokgöz yazan sarı zarflardan bir sandviç çıkardı. Ahmet İhsan Tokgöz de Serveti Fünun edebiyatını başlatan adam. O tarihte ölmüş tabii. Gözüm zarfa takıldı, “Nereden çıktı bu zarf?” dedim. “Ha o mu? Matbaadan kalma” dedi. “Ne matbaası?” dedim. “Dedemin matbaası” dedi. “Kim yahu senin deden?” dedim. “Ahmet İhsan Tokgöz” demesin mi? Bu kadar kitap  bilgisi, kütüphane demek oradan geliyor. O daha avantajlıydı bana göre, ben Tapu Müdürü Ruhi Bey’in oğluyum.

Onu etkilemek için neler yaptınız?
- Küçük Sahne yeni açılmıştı. İlk piyes de, “Fareler ve İnsanlar”. Seyretmeye gittik, çok sevdi. Sevmeseydi, işler değişebilirdi. Tabii o zamanlar farkında değildim, ben neyi beğenirsem, Lülüş de onu  beğenirdi. Aynı şeylerdi ilgimizi çeken.
Sizi mutlu etmek için mi?
-Allah bilir. Bir şeyi beni mutlu etmek için mi yapıyor, yoksa kendisi de sevdiği için mi, hiçbir zaman çözemedim.
Başkaları için mi yaşardı?
- Her zaman.
Siz daha mı bencilsiniz?
- Oooooo. Ne diyorsun? Tabii ki. Lülüş herkesle herkesin arasını yapmaya çalışırdı, herkes ve her şey iyi olsun diye kendini parçalardı.
Onun bu özelliğinden şikayet eder gibi bir haliniz var... 
- Evet, çünkü kendini çok yordu. Biraz da kendisi için yaşamalıydı. Önce iki çocuk, sonra torunlar...
Onsuz yapamayacağınızı ilk ne zaman hissetiniz?
- 5 yıl sadece arkadaştık. O arada ben onu küstürdüm. Küsmek de bir adamın karakterini meydana çıkarır. Ben, bana küsülünce de küsünce de inat ederim, yelkenleri indirmem. O ise kimse küs kalsın istemez,  herkesi barıştırır, fevkalâde vazifeli hisseder kendini. Başka dünyadan gelmişti sanki. Onunla tanışmamış olsam, Zihni Küçümen’le Fransa’ya gidecektik, o psikoloji okuyacaktı, ben sosyoloji ve ben evlilik karşıtıydım. Ama işte birden kendimi o havanın içinde buluverdim.
Gülseren Hanım mı istedi evliliği?
- Yok hayır! O kimseden bir şey istemez ki. Böyle bir tabiatı yok.
E peki izdivaç nasıl oldu?
- 51 yılbaşı gecesi Emirgan’da bir arkadaşın evindeyiz. Bazı kızlarla birlikte... Gülseren yok yani. İçime bir sıkıntı bastı, aşağı indim, Lülüş’e telefon ettim. Dedim ki “Lülüş?”, “Efendim?” dedi, “Sen bana  varır mısın?”, “Varırım” dedi. “Tamam o halde, iyi seneler!” dedim, telefonu kapattım. Bir daha da bu meseleyi konuşmadık.
Peki babasından istemediniz mi? 
- O ayrı bir tantana. Sert bir adam, tıp hocası, asker, yanına zor sokulursun, üstelik o dönem Tabipler Odası Başkanı. Babam, “Evladım” dedi, “Senin ağzın benden daha çok laf yapar, sen ilk konuşmaları yap, sonra biz de protokol icabı isteriz.” Ben 7 hafta boyunca her çarşamba Cağaloğlu’ndaki Tabipler Odası’na gittim. Dinliyor ama taviz vermiyor. Bir de düşman gibi bakıyor. Evine gidiyorum, bahçedeki köpek beni  anıyor, bahçıvan tanıyor, bir Murat Bey tanımıyor. Sonra bir gün lütfetti, “E peki siz nasıl geçineceksiniz?” dedi. Ben de doğru dürüst bir iş yapmadığım için kalabalık bir laf edeyim dedim. Cevabım ona çok  komik gelmiş, sonradan senelerce diline doladı. “Ben Türkiye Turizm Kurumu’nda artistik direktör olarak çalışıyorum. İstanbul Radyosu’nda da söz ve temsil yayınlarında reji asistanıyım. Son Saat Gazetesi’nde  de röporterim.” Yüzüme baktı, “Evlat” dedi “Senin şöyle tek kelimeyle söylenebilecek bir mesleğin yok mu?”
Bu kadar isteksizken kızı nasıl verdi?
- Kayınvalidenin söylediğine göre evde kızılca kıyamet kopmuş. Hiç bilmedikleri bir Gülseren ortaya çıkmış! Sonunda bizimkilerle de tanıştılar, kızı verdiler. Ama tabii nişan ya da düğün yapacak durumum yok.  Kayınvalideden aldığım 250 lirayla Tokatlıyan’da nişanlandık, gerisi geldi. 60 sene önce tanıştık Lülüş’le, tam 60 sene sonra da 2008’de vefat etti. Bu 60 senenin, 55 senesini evli olarak geçirdik.
Eşinizin hastalığı birden bire mi ortaya çıktı?
- Bir gün geldi göğüs kanseri olduğunu öğrendik. Ben önce müsterihtim, “Tedavi kabul eden bir kanser türü” diye düşündüm. Ama geç kalınmıştı. Beyne sıçradığı güne kadar, öleceğine inanmadım.
Her şey ne kadar zamanda oldu bitti?
- Üç buçuk sene.
En son bilinçli konuşmanız...
- Hep bilinçliydi. Ta ki o güne kadar. Yemek masasında birden bire süpürgeliğe bakmaya başladı, nasıl bir çığlık. Ben zannettim ki, akrep filan çıktı. Korkunç bir kriz geçirdi. Bizi duymuyordu artık.  Çocuklar hemen hastaneye götürdüler, beyne sıçradığı dönemdi, ondan sonra ölüm fazına girdi. Yine de o güne kadar hiç şikayet etmedi, korkusunu belli etmedi. Ben olsam ederdim. Niçin bu kadar herkese  borçluydu? Ne olmuştu? Genlerinde bir suç mu vardı? Büyüklerinden biri insanlığa karşı bir suç mu işlemişti? Ömür boyu borçlu gibiydi... 
İyi insan olmak belki de bu...
- Belki de. Ben öyle değilim.
Bütün o ölüm seremonisini nasıl yaşadınız?
- Cenaze işlerini çocuklar halletti. Rüya gibiydi, yoksa kabus mu demeliyim. Okan (Bayülgen) hergelesi de sağ olsun cenazeye geldi, bir yerlerden battaniye bulmuş, sırtıma koydu.
Vedalaşmış mıydınız Lülüşünüzle?
- Sürekli öpüşüyorduk. Çok güzelleşmişti. Çocukluğuna dönmüştü. Zaten o kadar masumdu ki, o sanki yanlışlıkla benimle evlenmiş bir çocuktu. Baştan beri onu böyle düşünüyorum.
Yeteri kadar ağlayabildiniz mi?
- Hayır, öyle bir ferahlık olmadı. Bırakamadım kendimi. Akşamları eve dönerken bir yerlerden telefon ederdik, “Bir ihtiyacınız var mı Lülüş Hanım, bir yerlere uğrayayım mı?” “Yok Hakkı Beyciğim, buyurun sizi  bekliyorum” derdi. İşte onu aradığım saatlerde kimse görmeden biraz ağlıyorum.
-Hayata dair bir sonuç?
- Ne sonucu olacak Ayşeciğim, giden gidiyor. Bize keşkeler kalıyor. Keşke daha kavgacı biri olsaydı, keşke kendini daha çok düşünseydi, keşke bu kadar iyi olmasaydı. Ben prostatımda ve bağırsağımda iki kere  kanser buldum. Kızım Zeynep haydi deyince doktora gittim. Lülüş ise, birini rahatsız edecek diye söylemez, yük olmak istemez. Sevdiklerimizi kaybettikten sonra ben onu yatak odasında hep dizüstü oturmuş, bir  şeyler okurken bulurdum. Benim hayatımda öyle şeyler yok. Öyle hislerim de yok. Lülüş gitti, benim hislerim de gitti...
Sizin hangi özelliğinize hayrandı?
- Lülüş beni sevmek dışında, beğenirdi de. Ne var ki beğenmediği kimseyi de görmedim. Doğrusunu istersen, bu kadar iyi niyetli ve müspet olunca, insan dünyayı flu görürmüş gibi geliyor. “Şu yeşilliğin  güzelliğine bak” derdi. “E baktım Lülüş!” “Farkında mısın kaç çeşit yeşil var?” Benim hep acelem vardı, hep işim vardı. Onunsa, bana dünyayı hep güzel gösterme gayreti...
Sizden daha pozitif bir tip...
- Orası muhakkak. Bir de her şeyin tadını çok çıkarırdı. Eski bir Citroen’im vardı, dağ bayır gezerdik, 60’lı yıllar, ondan mutlusu yoktu.
Siz onun nesine hayrandınız?
- Ben 55 sene her akşam eve çok sevinerek döndüm. Düşünsene, her akşam güleryüzlü bir kadın kapıyı açıyor. Bencilliğin karşıtı “sencillik” vardır ya, benim “diğerkâmlık” dediğim mizaç, Lülüş onun tipik örneğiydi...
Siz de evin egoisti...
- Hem de nasıl. Ben ne kadar bencilsem o da o kadar verimkâr. İyilikten ölecek.
Onun bu iyi niyetini suistimal ettiniz mi?
- Valla en sevdiğim insanın 55 sene kanını kurutmuşumdur. Hem de nerede biliyor musun? Sofrada. Sofra huysuzuyum ben.
Yemeğini mi beğenmiyordunuz?
- Evet ama kaba lafa gerek yok. Çerkezdir, tepesi çabuk atar. Manidar bir şekilde “Bu eti nereden aldın?” de, yeter.
O n’apıyordu?
- N’apsın, çileden çıkıyordu! “Aynı kasaptan!” diye bağırıyordu. “Bir şey demedim canım” diyordum ben de. Cennetten inmiş kadını bile delirtirdim. Bir de ben ot yemem, maydonoz görmek istemem, pırasa, lahana  filan hiç sevmem. Yine de hayatta kimseden görmediğim kadar iyi muamele gördüm.
Başka nasıl delirtiyordunuz onu?
- Öfkelendiği zaman beni gülme krizi tutuyordu. Daha da sinir oluyordu. Onu hafife aldığımı sanıyordu, oysa ben, onun gözlerinden ateş çıkan halinden hoşlanıyordum.
-Boşanmak, ayrılmak...
- Aklımızdan bile geçmedi. Arkadaşlarımız arasında boşananlar oldu, ben onlara ayrı ayrı rastladığım zaman hep kaçtım. 20 sene, 30 sene beraber gördüğüm insanları, tek görmeye tahammülüm yok. Boşanan yeniden  evlenirse onu da anlamam mümkün değil.
Neden? Mümkün değil mi?
- Hayır, değil!
Yaşar Kemal’in de yıllarca Tilda’sı vardı ama sonra tekrar evlendi...
- Onu bilemem. Ama bu evde Lülüş’ten başka birinin geziyor olmasını benim aklım, iz’anım, hiçbir yerim almaz.
Bu, suç değil ki...
- Suç değil ama haksızlık. Bizim Zorro diye bir köpeğimiz vardı, çok ahbap olduk, öldü. Eh köpekten yana kısmetimiz kapandı, demektir. Zaten Lülüş’ün benden önce gitmesine de hiç mi hiç inanamadım. Erken  gitmesi gereken bendim.
Neden siz erkenci oluyorsunuz?
- Normali odur. Kadınla erkek aynı yaşta ise, genellikle erkek önce gider. Benim beklediğim de buydu.
Belki de siz bencilliğinizden dolayı hayatta kaldınız...
- Mümkündür.
Peki çocuklar büyüdükten sonra...
- Ben gazeteciliği bırakmaya karar verdim, Meydan Larousse’tan da bir miktar para geçti elime, ya tekne alıp balıkçılık yapacaktım, ya da yaşlılar için bir motel işletecektim, ikisinden de vazgeçtim,  tavukçuluk işine girdim.
Yaşlılık döneminiz nasıl geçti? Hâlâ sofrada kadıncağızı delirtiyor muydunuz?
- Hep yaptım. Yemek zamanı gelince, tabanca çekilmiş gibi oluyorum. Böyle kötü bir özelliğim var. Ama Lülüş için de benim için de aile, kutsala yakın bir şeydi. Bu müesseseyi bu kadar benimseyen iki insanın  bir araya gelmesi ne netice verirse, bizde de öyle oldu. Günden güne bağlandık, sarmaşık gibi.
“Gel hanım bir sarılayım...” yapar mıydınız?
- Niye yapmayayım ki? Her gün bana sorardı, “Bugün ne oldu?” diye. Ben de “Amaaan ben Meclis’e gitmiyorum ki, gazetede bir odanın içinde oturuyorum” diye geçiştirirdim. Şimdi kendime kızıyorum, “Eşek kafalı!” diyorum, o kadar hikâye vardı, uydursaydın bir tane. Ben insanları çok sağlam seviyorum ama saadet, detayda. O da bende yok. Daha bir sürü hıyarlık yaptım, çok pişmanım.
Ne gibi?
- Yolda gördüğü her şeyden keyif alırdı, güzel bir manzaradan, bir ırmaktan, güneşin batışından. “Bak” derdi, “Hakkı, bak...” Uludağ’a gideriz bayılır. En son Artvin’e gittik, baktığı, gördüğü her şeyin  tadını çıkarır, benimle paylaşmak isterdi. Ben oralarda değilim ki. Oysa şimdi bana “Bak bu ne güzel!” diyen kimse yok. Meğer duygu açığımı onunla telafi ediyormuşum. Şimdi kaldım sopa gibi...
İnsanın 60 yıl boyunca yanında ağaç gibi duran birini kaybetmesi, ne kadar acı verici bir şey?
- Tarifi yok. Başka ölümlere benzemiyor. Annemde babamda da ciğerim yandı. Ama yüksek sesle hiç utanmadan söyleyebilirim ki, Lülüş’ün gidişi, bütün o ölümlerden farklı. Benden bir şeyler de birlikte gitti. İçeriden bir şeyler. Bunu erkekler, kadınlardan daha çok hissetmeye mahkum. O yüzden münasibi erkeğin önce gitmesi...
Her gün geliyor mu aklınıza?
- Özellikle akşamları. Evlilikte saadetin şartı nedir bilir misin? Bir aradayken de yalnız kalabilme mucizesini gerçekleştirebilmek. Ben kadınımla böyleydim. Ben çalışırdım, arkamda ansiklopediler olacak, o zaman kendimi güvende hissederim, masa başında olmak benim için çok önemli; o da kendi işleriyle meşgul olurdu, tercüme yapardı, bir  şeyler okurdu. Ayrı odalarda olurduk, ama birbirimize seslenirdik, çok iyi anlaşan iki arkadaştık, erkek olsaydı da onunla yaşamak isterdim. Bazen de “Neydi adamın adı Tevfik mi?” derdim, “Gelmedi aklıma”  derdi. Gecenin iki buçuğunda bağırırdı, “Hakkıııı?” “Efendim” derdim, “Talat, Talat..!”
En çok neyi özlüyorsunuz onunla ilgili?
- Her şeyi be Ayşecim. Beni en çok tenkit eden insandı. Beni hep düzeltmeye çalıştı. “Sen karşındakini küçümsediğini belli ediyorsun, yapma!” derdi. O kadar büyük bir boşluk ki şimdi olmaması. Kendimde olan  bir şeylerin yok olması gibi. Sanki içimde bir taraf öldü.
Konuşuyor musunuz onunla?
- Tabii. “Bak yine yüzümü kestim Lülüş” diyorum, çünkü tıraş olurken bir yerimi kesmeme sinir olurdu, ya da “Bak gömleğimin ikinci düğmesini ilikliyorum Lülüş” diyorum, açık bırakırsam çok kızardı çünkü...
Ölüm kavramıyla nasıl baş ediyorsunuz?
- Edebiliyor muyum bilmiyorum ki? Her gece akşam yatağa girdiğimde, “Lülüş’üm toprakta yatıyor” diyorum. Hayatta en iyi bildiğim bedenin toprak altında olması bana çok fena geliyor. Başka bir şey düşünmeye  çalışıyorum, beceremiyorum, o yüzden akşamları zor geçiyor.
Evin içinde varlığını hissediyor musunuz?
- Bir akşam uyandım, camın yanında duruyordu, “Ne kadar özlemişim, iyi ki geldi!” diye geçirdim aklımdan, sanki bir seyahate gitmiş, geri bana gelmiş. Tabii bu birkaç saniyelik bir şeydi. Evdeki kızlardan biriymiş, sanırım Lülüş’ün hırkalarından birini giymiş.
Küçük bir kabristanım var Şöyle bir hesapladım, benim sevdiğim insanlardan oluşan küçük bir kabristanım var. Hepsini tek tek yazdım, çok canımı yakan ölümler olmuş. Tam 45 kişi. Lülüş, 46’ncıydı. Yırttım  attım listeyi...
Rüyalarımda Lülüş hep benimle Bana sahip çıkıyor, boşluğa düşmemi engellemeye çalışıyor. Sürekli onunla ev bakıyoruz, ama beğenmiyoruz. Birinin badanasını, birinin balkonunu, aramaya devam ediyoruz. İkimizi yokuşlarda görüyorum, tırmanıyoruz, hiç bilmediğimiz semtlere gidiyoruz. Sonra kamp gibi bir yere geliyoruz, bir odadayız, ben odadan çıkıyorum, tuvalete gidiyorum ama odanın numarasına bakmamışım, hangi odadan çıktığımı bulamıyorum, Lülüş nerede, ona ulaşamıyorum. O kadar fena bir şey ki, insanın eşini, can yoldaşını kaybetmesi, hiçbir acıya benzemiyor. Birbirini çok sevenlere, “İnşallah Allah ikinizin canını da bir trafik kazasında aynı anda alır” gibi abuk bir temennide mi bulunayım? Ne diyeyim, bilmiyorum ki...

14 Haziran 2016 Salı

Karanlık Taraf



Katil olmak kime göre ne ye göre, toplum tarafından itilmek mi yoksa sadist bir ihtiyaç mı ? Ne kadarımız karanlık tarafa ait ve biz bu hislere nasıl karşı koyabiliyoruz, cezalandırılmayı hak eden çok insan yok mu şu hayatta, bazı düşüncelerim kantarın topuzunu kaçırır cinsten, bir kaç örnek vereceğim . . .


DailyMail'in haberine göre, Hallee Sorenson'ın sınıf arkadaşlarını doğum gününe davet etmesiyle başladı. Otizmli Hallee, 18 yaşına basarken yanında arkadaşları da olsun istedi ve onları partisine davet etti. Ancak bir tanesi bile gelmedi !



Başka bir örnek vereyim, falanca bir ülkede sokak köpeğinin ağzına havai fişeği koyup patlatan insanlar ve bu ülkede de fazlasıyla mevcut olan tipler, zevk için masumlara zarar verenler. Bu masumu merak ediyorsanız söyleyeyim daha fazla can çekişmemesi için uyutuldu, yakın zamanda damacanayla ezilen kedi ya da vurulan bir sokak köpeği vardı, bunlar sadece duyup görebildiklerimiz !  


Selfie denen embesil aktivite ve sonuçları.



Çöplüğe terk edilmiş Miley'i bulabildiniz mi ?

Konu irdelemeye çalıştığım yerden çok farklı yerlere geldi ama merkezinde beni yine aynı soruya yönlendiriyor. Bu tipleri yok etme isteğini nasıl bastırabiliyoruz ? Listeye girmesi gereken değinemediğim bir sürü aday var. Kendi çocuklarına yıllarca tecavüz eden ebeveynler, mal mülk hırsı ile kendi ailesine dahi zarar verebilenler, toplu katliamların altına imza atanlar vb.

Bazen Dexter'la Hannibal Lecter'a arasında gidip geliyorum ama Hannibal'a daha yakın hissediyorum kendimi ^-^ ehe ikisine de bir selam çakalım buradan. Genelde "Frederic Chopin" dinlerim ama bu sefer "Suite aus der Wassermusik - V. Andante expresivo - Slovak Philharmonic Orchestra" öneriyorum. 


Güzel İnsanlar: 
http://www.hopeforpaws.org/
http://www.ihh.org.tr/
http://hayallergercekolsa.org/
http://www.greenpeace.org/international/en/
https://shiptogaza.se/

6 Haziran 2016 Pazartesi

8 Mart 2016 Salı

Hangi Kadınlar Günü ?



Hangi kadının gününü kutlayalım, mal gibi genel evlerde pazarlanan kadınların mı ? Tacize uğrayan kadınların mı ? Boşanmak istediği için öldürülüp yaralanan kadınların mı ? Aile şiddetine maruz kalan kadınların mı ? Tesettürlü olduğu için okul birincilik ödülünü alamayan ya da layık görülmeyen kadınların mı? Oğlunun yemin törenine katılamayan kadınların mı? Okul önlerinde yaka paça sürüklenen, peruk takmak zorunda kalan kadınların mı? DÜNYANIN HER TÜRLÜ YERİNDE TECAVÜZE UĞRAYAN KADINLARIN MI ? KAPİTALİST ŞEYTANIN ÇARKLARINI BİLEREK BİLMEYEREK SOYUNDURULARAK CİNSEL OBJE OLARAK KENDİNİ PAZARLAYAN KADINLARIN MI ? Acaba hangi kadının kadınlar gününü kutlasak ? Ey kapitalist sistem ! O kadar sırıtıyorsun ki şeytan bile haline gülüyor.



30 Kasım 2015 Pazartesi

Kezbansın Sen Kezban Kal



İnstagram dan da soğumaya başladım çünkü bizim özenti kezbanus ve ergenuslar megalomanlıktan kendilerini alamıyorlar, bütün kızlar pamuk şekeri yağız elemanlarımızda cool, adam spor salonuna yazılıyor 2. günü elinde telefon yarı çıplak pozlar, feysboku kapatmıştım instagramda da sona doğru gidiyoruz bakalım ne zaman olacak, bir fotoğraf paylaşmak için 2 saat şekilden şekle giriyorlar falan, vallahi afacanlar basıyor yapmayın !